Karıncaları Beklerken

23 Temmuz 2005

Siz hiç karınca beslediniz mi?

Eve geliyorum, acayip yorgunum. Yani içinde bilimum eşya bulunan promosyondan bozma çantamdan anahtarlarımı çıkaramayacak kadar yorgunum. Zili çalıyorum. Anahtarlarımı çıkarmadan sadece zili çalarak kapının açılabileceği gerçeğini biliyor olmanın zevkine varıyorum. Merdivenler döne döne çıkılan türden. Her dönüşte binayı yapan adama sövüyorum. Sonra eşyaları taşırken çektiğim çile, sonra evin boyası badanası tadilatı için çektiğim çile, sonra kafamı demir kapıya çarptığım anda çektiğim çile hepsi birden aklıma geliyor. Bu evi tuttuğum için kendime sövüyorum. Kendi aralarında üç beş kuruş para toplayıp apartmanı haftada bir temizletmekten aciz olan apartman sakinlerini ve bizi düşünürken; sondan bir önceki kata varıyorum. Bizim dairemizde kapıyı güzel eşim açıyor…

Balkonda oturmuş akşam rakımı peynir, zeytinyağlı patlıcan kavurma, deniz börülcesi, közlenmiş kırmızı biber, fırında kabak graten, karpuz ve erik eşliğinde içiyorum. Diğer taraftan da sevgili misafirimiz ‘zeytin’e (kendisi dişi bir terierdir) karpuz veriyorum. Zeytin karpuzu yerken bir kısmını yere düşürünce o parçayı almak için eğildiğimde onları görüyorum.

Küçük, minicik, ufacık, neredeyse görünmeyecek kadar olsalar da biraraya geldiklerinde kımıl kımıl kahverengi bir örtüyü andıran karıncaları görüyorum. Bunlar sadece apartmanlarda görülen karınca türünün en küçük alt familyası. Zeytinin ağzından dökülen bir iki damla karpuz suyunu keşfeden öncüleri hemen artçılara haber vermiş ve bir kaç saniye içerisinde karpuz parçasını tamamen kaplamışlar. Elimi çekiyorum. Onların düzenini bozmadan bir süre birlik ve hızlarını hayranlıkla izliyorum. Sonra balkon kenarında tek sıra halinde yürüyen diğerlerini görüyorum.

Masadan aldığım bir parça eriği karıncaların yürüyüş yoluna bırakıyorum. Karşısına birden bire çıkan kocaman engelle ne yapacağını şaşıran karıncanın; önce antenleriyle eriği yoklayışını, sonra ilk ısırığını alışını, sonra geriden gelenlerin ona katılışını, içlerinden birinin hiç bir ısırık almadan gerisin geri dönerek yuvaya gidişini, yol boyunca da karşısına çıkan her karıncaya yolun ilerisindeki tatlı yiyecek hakkında ufak antenlerini oynatarak bilgi verişini izliyorum. Bu sırada eriğe üşüşen karıncaların her birinin ağzında yeşil bir parçacıkla yuvaya dönüşüne, kahverengi ve yeşilin bir araya geldiğinde nasıl olup da bu kadar güzel bir görüntü oluşturduğunu düşünerek bakıyorum. Karıncaların yoluna tam ufak bir peynir koymuş ve biraz rakı damlatmışken sevgilim geliyor.

Karınca sarmış balkonu, yarı deli bir şekilde onları besleyen beni, yemeğine üşüşen karıncalara havlayan zeytini görünce basıyor yaygarayı. Bu evi tuttuğu için önce karıncalara, sonra evsahibine, sonra da benim gibi o da kendisine sövüp sayıyor. ‘Hemen’ diyor, ‘he-meeeeeeeeeen!’ Bu işi halletmemiz lazım. Yarın ilk iş karınca yemi alıyorsun. Önce ‘hemen’ deyişini ‘he-men’ olarak algılayıp çocukluğuma dönüyorum, sonra salaklığıma yanıp onun da karıncaları beslemek istediğini anlayınca seviniyorum. ‘Tabii’ diyorum, ‘Böyle karpuz, peynir, rakıyla olmaz, doğru düzgün karınca yemi almak lazım di mi? Kedi yemi, köpek yemi, balık yemi olduğuna göre; karınca yemi de vardır bizim karşıdaki ‘pet-shop’da’. Önce bir an duruyor, sonra da dudaklarını aşağıya sarkıtıp kaşlarını olabildiğince çatarak ‘Salak mısın? Manyak mısın?’ diye bağırıp içeriye dalıyor. Onun dudaklarını aşağıya sarkıtmasını seviyorum…

Leave a Comment