Sıkı sonlar: Koku, eskimo ve yılan…

18 Ağustos 2002

3. Tefrika

Sonradan değişti her şey bu uyuşukluk hali, bu tekrar, sen de fark ettin mi her şey tekrardan ibaret sadece, olgunlaşmak buysa ben hep çocuk kalmak isterdim. Evet olgunluk belki de öyle dediğin gibi bu tekrarlara rağmen akıl sağlığını korumak. Yine de, niye akıl sağlığımızı korumak zorundayız ki diyorum bazen, bıraksak onu, kendi halinde, ama bırakamıyorsun işte durmuyor ki durduğu yerde, sürekli kıpraşacak, kuracak da kuracak, iki seçeneğin var; bazen neden aşırı uçlardaki sporlara merak salmadım ben de diyorum. Belki de hayat, sınırlarımızı keşfetme yolculuğu aslında. Ama bu sınır ne kadar çok para ve güç elde ederimin sınırı değil… Ellerini yıkasan iyi edersin o zaman. Ben ciddiyim lavaboda sabun var…

Gölge düşmüş yüzüne o gölgeyi bilirim. Sarmasın seni… Aman boşver! Ne dediğim kimin umurunda zaten. İçerde havlu var!… Keyfe keder bir sessizlik benimkisi… Sen de çok seçicisin seslerde, öyle mi? Duydum işte sağda solda, her yerde herkes hakkında o kadar çok şey var ki kulağın biraz delik olsa yeter… Evet tanıyorum tabii ki de boru gibi çıkardı sesi. Bazen her şeyin arkasında çok basit sebepler vardır fazla derine inmenin anlamı yoktur. Ben biliyorum neden ayrıldığını, çünkü adamın boru gibi sesi vardı. Horlayanları sevmezsin sen… Dedim ya her şey ortada kulağın delik olacak sadece. Benimkinin deliği biraz fazla büyük, bir de doğuştan gelen bir yeteneğim var, laf alma ustalığı. Merak etme senle uğraşacak değilim, artık bırak insanlarla uğraşmayı rüyalarımla uğraşacak bile değilim.

Depresyon dedikleri büyük bir kendi kendini sorgulama süreci mi acaba? Belki de bu süreç fazla uzadığında delirmeye başlıyorsun bunları soracak birisi olsaydı keşke şimdi. Üşenmeyip birkaç psikolog tanımam gerekiyordu aslında, bunu bir yere not etmeli, cevapsız kalacağını bildiğin sorular sormak aptallık gibi geliyor bana, bir çeşit kısırdöngünün içine giriyorsun sonra, hani doğru veya yanlış cevabı olmayan sorular vardır ya. Belki de üşenmeyip doktorları tanımakla birlikte koca bir felsefe külliyatını da yutmak lazım.

Bir ara tembellik felsefesi üzerine çalışmıştım biliyor musun? Oldukça ütopik bir şeydi, yazdığım manifesto tembelliğe övgü adındaydı, tabii temelde hiçbir şey yapmamayı savunuyordu. Ütopya dedim ya uygulamada çöktü tabii. Fakat gördüğün gibi kalıntıları hala duruyor, sonradan benim izimden gidenler oldu. Bütün bu chill out saçmalığı nerden çıktı sanıyorsun… Evet ama insanın düşünceleri inanması güç de olsa hiçbir şey yapmasa bile kıtaları aşabiliyor. Örnek çok var. Dediğim gibi başta benim bu tembellik felsefem…Ne bileyim mesela silahların gelişimi, benzinli motorun bulunuşu daha bir ton şey. Bunların hepsi aynı zamanlarda fakat farklı kıtalarda birbirinden habersiz insanların ortaya çıkardıkları şeyler. O yüzden bir çok buluşun sahibi hala ülkeler arasında tartışılır. Bizim konuşmalarımız da şu anda başka bir yerde yazılıyor olabilir ya da benimle aynı anda binlerce kilometre ötede bir Eskimo da aynı şeyleri söylüyordur belki de. Her şeyin çok mantıklı açıklaması var aslında.

Korkularımız da aynı değil mi diğerleriyle. Yılan bir çok kültürde hem hayat anlamı taşıyor hem de yok oluş ve kötülüğün simgesi. Yılanlar sadece bizi korkutmaz, heyecan uyandırarak ayrıntılarını inceleme arzusu uyandırır. Ona dokunmak, derisini hissetmek isteriz; gizliden gizliye durduğumuz bir arzuyla yılanı keşfetmeye çalışır, fakat hayvani bir dürtüyle onun tehlikeli bir yaratık olduğunu da biliriz. Bütün dinlerde kendine bir yer edinmiştir. İnsan zihnine o kadar yerleşmiştir ki rüyalarımızın baş kahramanları yine yılanlardır. Zihnimiz onları salt var oldukları halleriyle kabullenemez bir türlü… Çin’de ve daha bir çok kültürde ejder, bizde Şahmeran halini almıştır mesela, ona hep daha üstün daha farklı anlamlar yüklemek isteriz…

Leave a Comment