Sıkı sonlar: Sorular, sorular, sorular…ve son

24 Ağustos 2002

4. Tefrika

Aynı yerden geliyoruz. Biyolojik açıdan düşündüğümüzde bütün insanlar tek bir tür, ırklar birbirinin akrabası bile değil, ancak kardeşi diyebiliriz… Evet senin rüyanda da yılanlar var bak görüyor musun. Rüyaların fiziksel koşullardan etkilendiği bir gerçek ama illa ki psikanaliz istiyorsan seni didik didik etmeye niyetim yok, üstelik hiçbir konuda olmadığım gibi bu konuda da uzman değilim. Şimdiye kadar da sürekli bunun acısını çektim gerçekten. Ama öyle saçma sapan bir iş yapıyorsun ki ottan boktan her şey hakkında bir fikir sahibi olman gerekiyor.

Sonuca bakıyorsun ürettiğin ne var? Hiçbir şey aslınca biz kocaman ve doymak bilmez bir efendiye; halkın kendisine hizmet ediyoruz. Hizmetimiz karşılığında aldığımız maddi değeri de yiyip bitiriyoruz. Dünya enerjisine katkımız var mı? Karıncalar kadar işe yarıyor muyuz? İnsanlar yeryüzünden silinip gitse ne değişir ki? Hiçbir şey. Dünya daha sağlıklı ve güzel olur. Evet medeniyeti biz kurduk, düşünecek, uygulayacak gelişmiş beyinlerimiz var, fakat pratikte ne işe yaradığımızı söyler misin? Yiyecek zincirinin en üst halkasındayız. Kimse bizimle beslenmiyor. Atıklarımız veya yaptıklarımızla da kimse beslenmiyor. Etobur hayvanlar yok olsa, otobur memelilerin artışıyla dünyada yeşil alan kalmaz, böcekler yok olsa bütün ekosistem birkaç yılda tamamen çöker, insanlar yok olsa hiç, kocaman bir hiç. Bir de küstahça kıyamet gününde bizimle birlikte her şeyin yok olacağını söyleriz. Biz bu dünyadaki en önemli yaratıklarız ya….Ben, tabii ki biliyorum insanın mükemmelliğini, çay?

Sürekli sıvı almam gerekiyor benim. O yüzden ocaktan çay, yanımdan da bir sürahi su eksik olmaz. Sadece kişisel olarak değil toplumsal olarak da çılgınlığın eşiğinde olduğumuzu hissediyorum, ve bazen bir kadeh her şeyin başlangıcı olabilir biliyorsun. Benim sırrım da bu işte su ve çay, seninki ne?…

En eski yöntemleri kullanıyorsun hala yani. Anı yaşa kavramının avcı – toplayıcılık dönemlerinden geldiğini düşünüyorum, ne de olsa bugün varsın yarın yok, her an bir av sırasında yem olabilirsin ya da grip yüzünden geberip gidersin. İlkellik damarlarımıza daha doğrusu genlerimize işlemiş. Eğlencenin seni kurtaracağını düşünüyorsun sınırsız geceler, müzik, coşku, dans, seks! İşe yarıyor mu bari?… Doğru akıl sağlığının yerinde olduğu açıkça görülüyor zaten, bense deliliği tercih ederdim başarabilseydim eğer. Sanki bir sınır var öylesine güçlü ve somut ki karşımda, bir adım atarsam öteki tarafa geri dönüşün olmadığını biliyorum, ancak o adımı atmakta neden bu kadar zorlanıyorum dersin? Belki de söylediklerin her şeyi açıklıyor.

Ama bu kimya işi beni pek sarmıyor. İnsan sorularına cevap buldukça sevinmek yerine giderek mutsuzlaşıyor. Bilinmezlik bizim için gözümüzle gördüğümüzden daha değerli, sana yaptıkları gibi yıllarca yaşatılan kusursuz bir hayal gerçekle karşılaştırıldığına ne kadar küçük, kırılgan ve sıradan bir hal alıyor. Kum taneleri kadar küçük evrenlerde cevapsız soruların peşinde koşuyoruz. Eğer tanrı kendisini gösterseydi ona bu kadar inanan olabilir miydi? Küçükken dinlediğimiz masalların büyüdükçe anlamsızlaşması, hayal gücümüzün gerçekler karşısında eskisi gibi işlememesi… İçimize usulca sokulan, bir süre sonra sinen, kara bir bulut gibi gerçek. Bozuk para tadında. Garip, paslı, metalik, tozlu, ne tatlı ne acı ne de ekşi, sadece soğuk ve tiksindirici. Küçükken kumbaramdan çıkan paraları kovboy filmlerinde altını kontrol ettikleri gibi ısırıp öyle atardım cebime. Bir keresinde evdeki cumhuriyet altınını dişlemiştim. Satılırken sarraf oldukça şaşırmış olmalı; bir tanesi eksik beş yaşındaki bir çocuğun ön dişlerinin kalıbını gördüğünde. Biliyor musun etrafta onca parlaklık varken neden kıymetli taşların hala değerli olduğunu anlayamıyorum. Yani takı olarak kullanılmasını kastediyorum. Yoksa elmas kadar keskin başka hiçbir madde yok ne de altın kadar güzel bir iletken…

Görüyorum sohbetim çekilir gibi değil herhalde. Ama küçük bir öpücükle susturamazsın beni, o çok eskiden di…

Leave a Comment