Bu hikaye mi gerçek?

07 Kasım 2010

Bazı hikayeler gerçektir. Ama bu değil. Ancak bu hikayenin gerçek olmaması acıtmayacağı anlamına gelmez. Yine de acıtır. Çünkü o amaçla yazılmıştır. Ve her hikayede olduğu gibi, her şey onlarla başlar: Bir kadın ve bir erkek.

Benden önce gelmiş ve kurulmuş başköşeye. Barın arkasındaki ışıklar saçlarının arasından süzülüp öyle geliyor gözüme. Nedense bütünsel algılayamıyorum onu. Önce dudakları geliyor, sonra gözleri ve sonrasında minik burnu. Profilden güzel bir kadın illa ki güzeldir diyorum. Konuşurken dişleri parlıyor. Alt çenesindeki dişlerden biri diğerlerine göre önde. Kiminle konuşuyor olabilir?

Kıvırcık saçları ve geniş bir gülümsemesi var. Her seferinde yanağının kenarında tanrısal bir dokunuş görünüp kayboluyor. Teni bebek tenlerince taze, gözleri bıçak gibi keskin. Sözleri umrumuzda mı? Elbette değil. Biz onun bardağı tutuşunu, omuzlarını silkeleyişini, nasıl olup da bu kadar adam ve bu kadar çocuk olmayı becerişini izliyoruz.

Burnuma hafif bir is kokusu geliyor. Onlarca yıllık fıçılarda dinlenmiş mutluluğu. Ne yana çekersen o yana doğru hızlanıyor gülen kelimeler.

Gelecekten gelmesi muhtemel bir önyargı benimkisi. Hasret, hasat, hezeyan…. Harfiyat çünkü düşmüş içimde yapılı ne varsa. Yerleyeksan olandır çekilmesi gereken.

Yine de büyük kayıplar vermedim ben. Arayanlara hayır dedim. Çağırdılar, gitmedim. Kendi köşesine çekilmiş herkes gibi minik dünyanın güvenli alanında beynimde geriye kalan ne varsa akıp gitmesi için dua ettim.

Cehaletin güvenli kollarına yürümek dondurucu soğukta uykuyu beklemek gibiydi. Dondurucu soğukta uykuyu bekledim çünkü. Bana ait olanı benden yavaşça alışını izledim.

Tertemiz tuttum odamın duvarını. Bir şey kırılsa kaldırdım hemen. Küçük kristallerden oluşan hayalleri saldım hep yüreklerine. Her biri kanattı onları. İçeriden dışarıya doğru. İçerden dışarıya…

İşte görün. Çekip kopartılmış köklerinden ve o anda kanayacak hiç bir şey kalmamış. Verniklenmiş bir yüz onunkisi. Zımparalanmış. Oysa ki dili yumuşak ve ıslak. Konuşması bitevi minik çığlıklardan ibaret.

Asla geriye dönme bitmeden. Biliyorsun her dönüşünde göreceğin çaresizliğinden ibaret. Birileri mazgalları tıkamış, daha fazlasını alamaz bu yürek. Keskin uçlu bir fikirle deşiyorum onları. Ben değiştikçe diplerden gelenler kapatıyor açıklıkları. Ne büyük israf. Ne büyük israf düşünmek…

Yaşayıver, dinleyiver, sevişiver, çiziktiriver, terkediver. Ediver işte hayatın içine. Otur dökülüver sonra. Parça bütün ilişkisinden bağımsız dağıl bir zahmet. Görenler anlayamasın, zihinler tamamlayamasın, rüyalar kovalamasın diye.

Bilirsin. Bir oturuşta. Bilirler seni. Bir oturuşta devireceğin sayfaları. Hiç bir şey bu kadar kolay olmamalı, sırf birbirine yakın diye gerçek olmamalı. Uzaklardan devşir ışıkları. Dolsun yüreklerine. Beyaz kırmızının üstüne. Kırmızının üstüne beyaz.

O kadın grilerden hoşlanmaz bilirim. Zarlardan hoşlanır. Onluklardan onsuzluklardan, yokluklardan ve özgürlüğümsülerden… Orada o anda güzel olacağını düşündüğü için kurar cümlelerini. Gönderir ve bekler. Ah ne güzel nidaları…

O erkek barlardan hoşlanmaz bilirim. Rakılardan hoşlanır. Dervişlerden devşirilmişlerden, varlıklardan ve gerçeğimsilerden… Orada o anda bilmediği için kurar cümlelerini. Alır ve bekler. Ah ne güzel gamzeleri…

Bilmezsiniz. Buralarda bir kadın ve bir erkek gerekir okumak için. Bir kadın, güzel olacak. Bir erkek, en gizemlisinden. Acı çeksinler diye gelirler zaten. Çekip çıkartılırlar en korkunç rüyalardan. Salarsın sayfalara ve beklersin gözyaşları için.

Sayfaların sonuna ulaşan her biri zafer olur sana. Biraz alay, biraz gülüş, biraz söz, biraz küfür. En azından az çekilmiş bir otuzbirdir seninkisi.

Leave a Comment