
03 Ocak 2011
“Ne varsa bırak gitsin, bırak aksın senden dışarı doğru, rahatla, gevşe, kafandaki fazlalıkları attığında ilkbahardaki yağmurların şehrin havasını temizlemesi gibi temizlenecek içinde kötüye dair ne varsa…”
Çok ama çok sevindim bunları duyduğumda. İşte her şeyin en basit çözümü buydu. Kapa gözlerini bakayım, hooooop işte tertemiz oldun. Yani?
Tertemiz demek kötüye dair ne varsa içinden çıkıp gitmesi demek işte.
Peki sen? Eh biliyorsun tertemiz kavramı benim için tabak yeme alışkanlığımdan vazgeçmek anlamına geliyordu işte.
Önceleri her şey akşam yemekten sonra meyve yiyerek başlamıştı. Eski bir dostumun sağlık verdiği gibi bıraktığım sigara içme alışkanlığından kurtulmanın en kestirme yolunu deniyordum. Yani sigara içmek yerine portakal, elma, ayva, muz ne bileyim işte yeri geliyordu erik falan yiyordum.
Çok sıkıcı di mi….
Zamanla meyvelerin beni yeterince kesmediğini farkettim. Meyveden sonra çekirdek, çerez yemeye başladım. Derken çekirdek çerez üstüne tatlı faslı gelmeye başladı. Sonra gece yarısına geldiğimde geç bir kahvaltı yapar ve öyle yatar oldum.
Sonraki hafta farkettim ki kahvaltının en şık tarafı yapıldıktan sonra meyve, çerez ve tatlı faslına geri dönebilecek olmaktı. Böylelikle yemek içmek, nefes almaktan sonra en sık yaptığım eylem haline geldi.
Bu da sıkıcı….
Farkındayım. İşte bu yüzden sabaha karşı başıma gelenleri anlatmaya başlayacağım. Uzunca bir süredir yemekte olduğum bir kiloluk çekirdeğin sonlarına gelmiştim. Dilim tuzdan şişmiş, tırnak aralarım bile çekirdekle dolmuştu. Balkondan miskin miskin karşı kaldırımdaki ağaçta tünemiş kuşun gagasını izliyordum.
Aslında merak ettiğim öttüğü zaman gagası oynacak mıydı yoksa bu kuş bir vantrolog muydu? Boğazındaki minik hareketleri görebiliyordum zira, ama hala gagasını açıp da iki kelam bir şey etmeden öylece zıp zıp zıplıyordu.
Bu kuşun o ağaç üzerinde öylece nerden baksanız bir saattir duruyor olduğunu çekirdeğin bitmesiyle anlamamla bir saattir bir kuşun bir ağaç üzerinde durmasının ne kadar mantıksız olduğunu anlamam bir oldu.
Derken önce minik bir ışık geldi kuşun üstüne sonra o ışık büyüdü büyüdü ve ağacın tepesine ortalama bir araba büyüklüğündeki uçan bir cismin konduğunu gördüm. Üzeri parlak bir maddeyle kaplı ve pürüssüzdü.
Gemiden çıkan bir ışın kuşu aldı ve gemi gitti.
Gemi giderken arkasında bıraktığı bulutumsu izlerin rüzgarda yavaş yavaş dağılmasını seyrettim bir süre. Sonra mutfağa dönüp kendime bir tabak aldım.
Tabak bildiğimiz porselendi. Bir çeşit çerez misali tabağı ucundan ufak ufak kırıp yemeye başladım. Porselini dişlerimin arasında ezerken çıkan sese bayıldığımı farkettim. Sanki kar üzerinde yürümek gibiydi.
İlk tabağımı bitirdiğimde böylesine güzel bir şeyin bunca zaman insanın gözünün önünde olup da onu dişlemenin kimsenin aklına gelmemesine şaşar buldum kendimi.
Hala mı sıkıcı….
Bence de, o yüzden tabak yemeğe devam etmek yerine koca bir bardak süt içip sabaha karşı beşin alacalığında yatağa attım kendimi.
Başımı yastığa koyar koymaz ninem aklıma geldi. Çünkü başımı yastığa koymam demek kolumu da yastığın altına almam demekti. Öyle yastıkla sarmaş dolaş bir şekilde yatardım işte, anlayın. Ama ninem sağ yanına devrilir, sağ elini başının altına koyar iki dakika sonra da uyur olurdu. O iki dakika içerisinde bana bir türlü sonu gelmeyen masalları anlatmayı becerirdi.
Ninemin masalları rüya görmek gibiydi. Hani derler ya rüyada onca şey olur, kaçar kovalarsın ama gerçekte her şey bir kaç dakikada olup bitmiştir. Ninemin masalları da öyleydi işte. Bazı geceler uyuyamaz ondan bana masal atlatmasını isterdim. O da gelir yüzü bana dönük eli başının altında başlardı masalını anlatmaya.
Bu masallar genelde cinler, şeytanlar, bir türlü bitmek bilmeyen işkenceler, ağaçlardaki karanlık kovuklar, cellatlar, gözleri alevle yanan cüceler, hortlaklar, çocuk yutan yılanlar hakkında olurdu.
Bu masalların her birine nedense “ben dedenle evlendikten sonra bir gün…” diye başlardı.
Dedemi hiç görmedim ben. İnce uzun, başı göklerde bir adam hayal ettim durmadan. İnce Mehmet’i okuduktan sonra dedemin yerine onu koydum hatta. Dürüst çalışkan bir adammış. Dini bütün olmakla beraber yobaz olmayan, okuyup üflediği hançeriyle şeytanları bile öldürebilecek güce sahip ilahi coşkudan nasibini almış ama tevazu sahibiymiş.
Masal bitmeden ninem uyur, masalın bitip bitmediğinin farkında bile olmadan ben rüyaya doğrudan geçiş yapardım. Nerden mi biliyorum bunu? İşte ninem uyumuş horluyor hatta belli belirsiz, ben yanında yüzüm ona dönük gözlerim kapalı ama gözyuvalarım fır dönüyor. İşte şimdi sağa sola savruluyorum.
Rüzgar o kadar sert esiyor ki her savruluşumda sanki biri beni duvardan duvara çarpıyor. Bir okulun bahçesindeyim. Gökyüzü kil kırmızısı. Yanımdaki Ahmet öğretmene soruyorum. Havada çok fazla nem var, bulutlar ağır, su yükselirken toprağı da götürmüş ondandır diyor. Endişe etme!
Endişe etmiyorum canım. Meraktan sadece. Ceketimin eteklerini tutup başımın üstünde ters çeviriyorum. Birden ceketim şişiyor. Rüzgar geriye doğru bir kaç adım atmama neden oluyor. Merdivenlere doğru kayıyorum. Sonra birden iki ayağım yerden kesiliyor. Biraz havalanıp sırtüstü düşüyorum. Rüzgar kesiliyor.
Merdivenlerden yukarı tırmanıyorum. Okulun bahçesinde kocaman bir gemi büyüklüğünde uçan bir araç var. Üzeri parlak bir maddeyle kaplı ve pürüssüz.
Etrafta herkes daha önce neyi yapıyorsa onu yapmaya devam ediyor. Bahçe nöbetçisi Ahmet öğremeni buluyorum yine. Gemi büyüklüğündeki uçan gemiyi gösterip soruyorum. Bunlar gelir giderler böyle, bu yılki eğitim öğretim programını incelerler, bir kaç derse girerler, hani ben size kanaat notu veriyorum ya, onlar da bize kanaat notu verirler. Sizinle alakası yok öğretmenlerle ilgili bir durum. Endişe etme!
Ne endişesi, adamları merak ediyorum sadece. Bu yüzden gidip onlarla tanışmaya karar veriyorum. Bahçede volta atar gibi yaklaşıyorum gemiye…
Ama gemiye yaklaşmamla kendimi uzayda bulmam bir oluyor. Pencereden dünyayı görüyorum. Öyle mavi mavi dönüyor. Ne zaman kalktık? Nereye gidiyoruz? diyorum. Yanımda Yextank öğretmen var. Gözlerinin akı yok sadece. Ama bildiğin insan yani. Benimle Çince konuşmana gerek yok diyor. Türkçe de biliyorum. Peki o zaman diyorum? Nereye gidiyoruz?
Ninem gözlerini açıyor. Çünkü görüyorum işte ben fısıldıyorum uykumda. Nereye lafını duyunca gözlerini açıyor. Eliyle başımı okşuyor. Fısır fısır bir şeyler söylüyor. Yaklaşıyorum biraz daha. Duyuyorum şimdi Fatiha okuyor, üstüne de Ayet-el Kürsi… Bitince üflüyor yüzüme.
Gözlerimi açıyorum. Bana gülümsüyor. Masalın sonunu merak etmiyor musun diyor? Evet diyorum.
© 2026 enderayna.com | Powered by Sodamedya Interactive
Leave a Comment