
28 Nisan 2010
gerektiğinden fazla düzensiz olan hayatını biraz daha düzensizleştirebilmek adına gecelik eğlencesini haftada bir kez farklı bir şekilde yaşıyordu.
her ne kadar söz konusu hedef düzensizlik olsa da bu da bir düzen içinde yapılıyordu:
bir kere sözünü ettiğimiz gün mutlaka hafta içi olacak. tek gecede beş gazino gezilecek. her gazinoda en fazla ikişer saat kalınacak. kar ya da zarar ne olursa olsun o iki saatin sonunda masadan kalkılacak, böylelikle akşam altıda kol çekerek başlayan macera sabah altı sularında poker masasında çorba içerek son bulacaktı.
gecenin diğer önemli kuralı ise başlangıçta kaç kişiyle başlanırsa başlansın mutlaka en fazla iki kişiyle sabaha ulaşılacak olunması ve bu iki kişiden birisiyle mutlaka o gece tanışmak gerektiğiydi. Sabahın erken saatlerine ulaşıldığında da mümkün mertebe sarhoş olunacaktı.
Son gazino çıkışından sonra sabah yedide mesaiden önce soğuk duş ve traş, ardından beş kilometrelik koşu ve gecenin yorgunluğu öğle arasındaki şekerlemeyle atılacaktı.
elbette bu maratonu takip eden gecede de günlük rutinden vazgeçilmeyecek, akşam yemeği mutlaka dışarda yenilecek, gece ikiden önce yatılmayacak, mümkünse iki satır bir şeyler okunup ertesi güne hazırlık yapılacaktı.
bu alabildiğine saçma ama bir o kadar da gerçek olan hayat hikayesi arkasında vücutta çıkan türlü yaralar, gözlerde kanlanma, akıl yürütmede zayıflık, konsantrasyon yoksunluğu (zayıflığı demiyorum), ellerde titreme, gece kabusları gibi türlü yan etkiler bırakıyordu. eh varsın bıraksındı.
O, poker ve rulet masalarında isteyip de yapamadığı restleşmeyi yaşıyordu vücuduyla karşılıklı. Her ne kadar dışardan jilet gibi görünse de içerde bir yerlerde o görünüş bambaşka şeyleri parçalamak pahasına gerçekleşiyordu.
içinde kocaman bir boşluk büyüyor, o harcadıkça besleniyor, o içtikçe kararıyor, o koştukça tırnaklarını daha sert geçiriyordu kalbine. Boşluk ölümü kışkırtıyor, ölüm boşluğa can veriyor; uzak bir sevgilinin yitip giden düşü gibi her daim soğuk, her daim kuyruksokumuna kadar uzanan bir titreme peşini bırakmıyordu.
gazinolarda garsonları çağırırken öpücük atıyor, attığı her öpücük felaket anılarından uzak bir sevgiliye sesleniyor, ister öğle sıcağında donup kalmış bir sahil kasabasından, ister her mevsim gecenin ayazında yaşayayan bir metropolden isterse dağların gölgesindeki tekinsiz bir köyden; nereden olursa olsun gelecek o sevgiliyi arıyordu dudakları.
işte sen şimdi nasıl okuyorsan bunları. ben de hemen onun arkasında, soluğunu hissedecek kadar yakın ve gözlerindeki donukluğa dalacak kadar pervasızca izliyordum hayatını. ağır bir hastalığın pençesinde kıvranırken vakur bir edayla sevdiklerine gülümsemeye çalışıp her halde ölmekten ödü kopan bir yeniyetmenin ölçüsüz cesaretini görüyordum onda.
işte şimdi sen nasıl sadece okuyorsan bunları. ben de sadece seyretmekle kalıyor; elimi uzatsam dokunabileceğim, elimi uzatsam göğsünden çekip çıkartabileceğim o koca boşlukla romantik bir bağ kuruyordum aramda.
onyedinci günün şafağında beşinci gazinoda tanışmıştık onunla. onun düzeninde geceyi bitireceği ve o gece tanıştığı insandım ben. “intacto” filminden fırlamış gelmiş; kimbilir kimin eline geçmiş kayıp fotoğrafının peşine düşmüş şansını kovalayan bir karakter gibiydi. rulet masasında yanyana otururken çakmağını ödünç almak istemiştim. bana dört spinde beşyüz dolar kaybettiğim için çakmağını veremeyeceğini söyledi. gülümseyerek uzun uzun “cooler” filmini anlattı. bütün gece ne bana ne de bana ait birşeye dokundu. sigarası bittiğinde uzattığım cigarolla’ya bile elini sürmedi.
sabah altı sularında ondan aldığım onbeşbin dolar karşılığında arabaları değiş tokuş ettik. sekiz silindirli bir bmw karşılığında seksen altı model bir şahinim olmuştu. “rehine vermişsin gibi düşün” dedi bana. kart limitim dolmuştu. ertesi günü nasılsa kazanırım diyerek attım anahtarı. gecenin sonunda benim anahtarımla beraber bin dolarlık bir fiş verdi kurpiyere. çıkışta arabayı kurpiyerin kullandığını gördüm. nasılsa dedim onsekizinci gün alırım geriye. ama ertesi gün dışarıya çıkacak gücü bulamadım. sonraki dört gün boyunca da parayı. mihmandarla yaptığım uzun pazarlıklar sonucu çeklerimden birini kabul ettirerek nihayet tekrar masaya döndüğümde onu girişte pervasızca dikilirken gördüm.
beş turluk gezisine yeni başlamıştı. bu sefer viyana mimarisinde bir gazinoyla işe başlamak istemiş, gazinonun salona yukardan bakan girişinde kitch tavan süslemerini ve devasa avizelerini seyre dalmıştı. her şey sterildi burda. temmuz sıcağında her daim onsekiz dereceye ayarlanmış ve hafif bir nergis kokusuyla çeşnilendirilmiş havalandırma; ihtiyacı olan gücü toplamasına yardımcı oluyordu. aşağıda onlar için hazırlanmış buzdan heykeller ya da yanar dönerli meyve yığınlarıyla alakadar olmaksızın masalara ya da kollulara eğilmiş yığınla insan devasa bir uğultunun içinde yitip gidiyordu.
şurdakiler turistler. şurdakiler bürokratlar. şu köşede bir iki zengin piçi. sağ tarafta küçük bir memur grubu, kolluların çoğunda öğrenciler ve beleşçiler… barda bekleyen bir kız. bir an için ona doğru baktı.
öğrenci grubunun bulunduğu tarafta ziller çalmaya başladı. şanslı yedili jack pot yaptı. görevliler koşarak o tarafa doğru giderken, makine içinde ne varsa kusmaya başladı. bu şov az sonra patlatılan şampanyalarla devam edecekti. o akşam kazanan çocuğun her nereye gidecekse oraya lumizinle götürüleceğini, ertesi günü bir arkadaşıyla beraber otele ücretsiz konaklama için çağrılacağını, gerekirse önüne bir escort kız atılacağını, makinenin her ne kaybettiyse onu tekrar ve elbette alacağını, ayarlarının yenilenerek devir süresinin uzatılacağını biliyordu. bütün bunları biliyor ve seviyordu. onun için yeni olan bardaki kızdı.
midesinden yukarıya kopup gelen bir kahkahayı son anda nazik bir gülümsemeye çevirmeyi başardı. bu kadar mı dedi? bu muydu? şimdi mi? bitti mi? barda bekleyen bir kız. tanımıyorum. ilk defa görüyorum. ama işte orda bekliyor. o beklerken boşluk kıpırdanıyor. huzursuzlaşıyordu. kalbindeki tırnaklar biraz daha derine battı. hafifçe öksürmek zorunda kaldı. gözleri sulandı. bütün bunlar olurken ben çoktan onun yanına gelmiş mendilimi ona uzatmıştım bile. teşekkür ederek aldı. bir süre dalgın dalgın mendile baktı. geri verdi. beni tanımamıştı.
hızla merdivenlerden inip artık önünde kimsenin kalmadığı ve müdavimlerin değişene kadar turistlerin ise unutana kadar yanına yaklaşmaya cüret edemeyeceği biraz önce jack pot yapan makineye oturdu. ikiyüzlük bir banknotla kredi yükletti. sigarasını yaktı. makineyi maksimum bet seviyesine getirip spin düğmesine kürdan sıkıştırdı. muhtemelen iki ya da üç dakika içerisinde az önce yüklettiği kredinin tamamını tüketecekti. oysa o alabildiğine umarsızca en yakın garson kıza öpücük gönderiyordu.
Tek buzlu sek viskisi gelirken yanına atmışlı yaşlarında bir kadın oturdu. Ah dedim kendi kendime. Onları unutmuşum. İşte emekli ve dul kadınlar grubu mensuplarından biri. Genellikle haftaiçi turlarıyla ucuz uçak bileti ve konaklama karşılığında gelirler. Üç dört günlük tatilleri boyunca kollularda vakit öldürüp akşam yemeğine müteakip odalarına çekilirler. Onları asla canlı masalarda oyun oynarken göremezsiniz. Sadece ölüm onlara ne kadar yakınsa o kadar çok para harcarlar.
Ama bu kadın bu sınıfa da pek uymuyordu. Makyajsız yüzü elindeki koca çantası ve pek de uygun olmayan kıyafeti ile sanki oraya yanlışlıkla düşmüş gibiydi. Elinde yüzlük bir jeton kovası vardı ve eski usul tek tek jeton atarak ve düğme yerine kola asılarak makinede oynuyordu. Yavaşça uzanıp ona doğru eğildiğini gördüm. Bir iki şey mırıldandı. Birden aralarında olmadık bir sohbet başlamıştı. Geceyi bitirmek için doğru yabancı değil dedim kendi kendime.
Yaşlı kadının adı Ayla’ydı. Ve evet kızı ve torunu ile birlikte gelmişti. Aslında biraz denize girmek yaşlı bacaklarını ısıtmak ve daha da önemlisi kızı ve torununa göz kulak olmak için gelmişti buraya. Gazinoların güzel tuzaklarından biriydi bu. Tüm bu şatafatın arkasında illa ki güneşli ve eğlenceli bir tatil önermesi saklanırdı.
Kadından hoşlanmıştı. Onda kaybettiği birilerinin sıcaklığını bulmuştu. Uzun zamandır ilk defa gerçek bir insanla konuşuyordu. Yine de yalan söyledi. Kadın işini sorduğunda inşaat mühendisi olduğunu, uzun zamandır kontollüğünü üstlendiği bir projenin başında bütün gün toz toprak içinde debelendiğini anlattı. Haylaz bir çocuk gibiydi. Gerçekte elbette bu gecelerden birinde bir inşaat mühendisi ile tanışmış, sabah karşılıklı çorba içerken onun hayatının tüm detaylarını özümsemiş, hemen oracıkta çektiği fotoğrafı diğerlerinin arasında saklar olmuştu.
Ayla onunla fazlasıyla ilgili görünüyordu. Detayları deştikçe deşiyordu. Annesi babası kimdi, kardeşleri var mıydı, her zaman böyle geceleri çıkar mıydı, içtiği şeyi gerçekten sevdiği için mi yoksa öylesine mi içiyordu, kaç yaşındaydı. Bekar mıydı?
Bu soru içimden “orospu” kelimesinin geçmesine sebep oldu.
Biraz sonra bardaki kız yanlarında bitiverdi. Ayla’nın torunu Melis. Melis tanışma faslını uzatınca ağzımdan sadece benim duyabileceğim iki kelime döküldü “ikisi de orospu”….
Bu adamı sevmiştim ben. Bu adam benim bir parçamdı. Ondaki koca boşluğu doldurup ikimiz beraber parçalayabilirdik kalplerimizi. Daha masada çakmağını vermediği anda sevmiştim. Ona çok yakışan takımının içinde kapıda dikilirken ve gözlerinden sızan derin umutsuzluğu gördüğüm anda sevmiştim. Onun arabasını kullandığım şu bir hafta boyunca arabaya sinen kokusunu, direksiyondaki tutarsızlığı ve hatta arabada marş motoru olmayışını ve durduğum her seferde birilerinden yardım dilenerek onu çalıştırmak zorunda kalışımı sevmiştim.
Onunla yatağa girmek, bacaklarımı beline dolamak, dili ağzımı doldururken tırnaklarımı sırtına geçirmek için can atıyordum.
Kulağına fısıldamak, o bana sarılırken ağlamak, onun da ağlamasını dilemek, gözyaşlarını öpmek istiyordum. Onun kalbini ısırmak, onun terinde ıslanmak ve onunla içimdeki boşluğun dolmasını istiyordum.
“last bets please”i duyduğum anda otuziki numaraya yüz dolarlık cash koydum.
Melis’in saç diplerinden ise ışıltı fışkırıyordu. Bu ışıltı önce gözlerine yayılıyor, onları iki küçük fener gibi yakıyor, sonrasında minik dudaklarında parlayan bir gülümsemeye dönüşüyordu. Yok sadece genç değildi. Asla sadece genç değildi.
Bunu Ayla da biliyordu, o da biliyordu. İkisi gülüşürken Ayla Melis’i yanaklarından öpüp uzaklaştı.
Melis hararetle birşeyler anlatıyordu. Onun ağzından çıkan her kelime kulaklarından önce gözlerine çarpıyor, oraya yerleşip minik krallıklar kuruyordu kendine. Kapıdan girdiğinde onu görmüştü. Onu gördüğü anda tanışacaklarını, anlaşacaklarını, onunla mutlu olacağını, sarılacaklarını, geceyi sadece onunla konuşarak geçireceğini biliyordu. Onu gördüğü anda onun da aynı şeyleri yapmak istediğini biliyordu.
Gece boyunca Melis’in gözlerindeki fenere çarpa çarpa uçacak, her daim viski bardağında bıraktığı kanatlarının sırları onun gözlerine yapışacak ve yıllarca orda kalacaktı.
Top sekmeye başladı. Birinci bölgeden çıkıp üçüncü bölge sayılarında dolanıyordu. Komşuları oynasaydım keşke …
Melis bir elini dizine koymuş, oturduğu taburede hafifçe öne eğilmiş onun dudaklarından çıkan her kelimeyi yakalamak istercesine kedi gibi sokulmuştu. Göğsünün inip kalktığını, dudaklarının ıslandığını, ellerinin titrediğini, yüzüne yayılan pembeliğin arttığını, hafifçe terlediğini, bu kokunun doğrudan ona ulaştığını biliyordum. Birden durduk yere öptü onu.
Küçük beyaz top seke seke otuzikinin üstünde durdu. “thirtytwo red even” … Önüme otuzbeşbin dolar yığıldı. Bahşişi atıp pulları çantama doldurdum. Sinirle masadan kalktım.
Az sonra onları yemek bölümüne geçerken gördüm. Şimdi aralarına Melis’in annesi de katılmıştı. Ah, yıpranmış biraz. yıllarca mutsuz bir evliliğe katlanmış. Ellerinden anlıyorum bunu bir de fön görmemiş saçlarındaki kırıklardan. Cildindeki minik lekelerden, dudaklarındaki kıvrımlardan. Çünkü diyorum ne kadar çok ağladığınız ya da ne kadar çok güldüğünüze bağlıdır yüzünüzdeki kırışıklıklar. Bendeyse tek bir tane bile yok. Sadece ellerim ele veriyor bazı şeyleri.
Aklımdan kötücül düşünceler geçiyor. Melis de böyle olacak işte. Sadece zaman meselesi. O ise masada ne kadar mutlu. Örtünün altında elele tutuştuklarını görüyorum.
Bu kadar mı diyorum. Bu kadar hızlı mı. bu muydu. şimdi mi. bitti mi. barda bekleyen bir kız. tanımıyorum. ilk defa görüyorum. ama işte orda onunla elele tutuşuyor. bekliyor. Boşluğun yerine onun tırnakları geçecek artık kalbine. Peki nereden çıktı şimdi bu? İlk defa klimaların soğukluğunu hissediyorum. Hızla yanlarına yürüyorum.
Beni görür görmez hemen tanıyor. Aslına her zaman tanıyor beni. Onun kendine has sınıflandırması arasında nereye girdiğimi bilmiyorum ama bir yerlerde her zaman yerim olduğunu biliyorum. Sadece anahtarı koyuyorum masaya. Görür görmez benimkileri çıkartıyor cebinden. İkisi şimdi yanyana…
Gözlerine bakıyorum. Onun gözlerine bakarken diğerlerine “kusura bakmayın diyorum. sohbetinizi böldüm. Beyefendiyle ufak bir değiş tokuş yapmamız gerekiyor”
Asansör çok yavaş. Elleri gömleğimin düğmelerini koparmak üzere. Kokusunu doyasıya çekiyorum içime. Sağ bacağımı beline kadar kaldırıyorum. Kucaklıyor beni. Daha sert öpüyor şimdi. Onu istiyorum. Hemen şimdi. Asansör çok yavaş…
“Elbette” diyor. “Şantiyedeki aracı teslim etmeyi unuttum. Kusura bakmayın hemen dönerim” Masadan uzaklaşır uzaklaşmaz kaybedecek çok şey şeyim var diyorum. üstümde arabayı geri almak için yeterince nakit olmadığını söylüyorum. o gece ayrılmam gerekiyor. Bana yardım etmesi gerekiyor. Çantamdan ikibin dolarlık cash çıkartıyorum. Biliyorsun çok şansızım.
Benim için oyna…
Az sonra onların yanına gidiyor. Acele şantiyeye dönmesi gerekiyor. Çok değil bir iki saate geri gelecek ve beraber çay içecekler. Melis’in yüzü asılır gibi oluyor. Soldaki draw poker masasından bir gümbürtü kopuyor. Memurlardan birisi o sabah evine maaş yerine başka bir şey götürecek anlaşılan… Oysa ki bu oyunu kazanmak için değil kaybetmek için oynaması gerekiyordu.
Altı saat sonra masadan kalkıyoruz. İkibin doların tamamı bitiyor. Anahtarlar masada yanyana. Hala kazanabiliriz diyorum. Hala kazanabilirsin! Elimde hala bir kozum var. O arabayı geri almak zorundayım. Odaya çıkmayı teklif ediyorum.
Saatine bakıyor. Her şey için çok geç olduğunu anlıyor. Melis ve Ayla’nın artık onun için erişilmez bir uzaklıkta olduğunu anlıyor. Kaybettiğini anlıyor. Restimi görüyor.
Asansöre ilerliyoruz. Onikinci kat.
Bu asansör çok yavaş…
© 2026 enderayna.com | Powered by Sodamedya Interactive
Leave a Comment