
09 Ocak 2013
Caligari’nin muayenehanesinde karşılaşmış olmamız senin etnik cilt kokan dilinden türemiş bir düş sadece. Dilin etnik cilt kokması, az pilav çekilmesiyle ünlü restoranların gerçekliğidir.
Böyle restoranlarda oturduğunda garip bir zavallılık çöker göz diplerine ve eğer sinemayla uğraşıyorsan yeni bir senaryonun kapısını aralar bu zamanlar;
ya da senin gördüğün gibi bana dair ama ben olmayan düşler görülür. Az pilav çekilen restoranlarda yazılan ya da tasarlanan senaryolar boktan senaryolardır. Film okullarına gidenler bilir, ilk sınıfta yazılan senaryolar, genelde kır kahveleriyle ya da ortadan aniden kaybolan erkeklerini bekleyen kadınlarla ilgilidir. Ben demiştim ki “kır kahveleri, kerhaneye dönüşmedikçe ve evinden apar topar götürülüp gözden kayıp edilen erkeğin, aslında bir gurup seksi icra etmek üzere Florida’da üzerinde kırmızı harflerle VILLA 21 yazılı bir garaja götürüldüğüne inanmadıkça, sahip olduğumuz sinema da sizin etnik dil kokan pörsümüş gerçekliğinizde eriyip gidecektir.”
Muzaffer’in dili “etnik” kokuyor. Bu etnik gerçeklik, içinde yanıp tutuşan bir duygusallığın sözcülüğünü yaparken, yerel-lirik denilebilecek bir söz ışımasının onun cümlelerine olan hakimiyeti ise kendini kaybettiğinin önemli bir göstergesi olarak düşünülebilir (ya da isterseniz düşünmeyin)… Onun düşlerine girip, sahip olduğu düşü kabusa çevirdiğimi söylemekte.
Bunu nasıl yaptığımı başta kendisi ve ben, bir türlü anlamayışıma rağmen, nasıl olup da Alman dışavurumcu bir estetik içersinde onunla aynı muaynehanede olduğumun dinamiklerine doğrusu akıl ve sır erdiremiyorum.
Çünkü akla inanmamayı ve daha doğrusu güvenmemeyi uzun süre önce öğrendim. Bunu bana öğreten, ikinci sınıf OP-ART yapıtları olmadı elbette… Akla kuşkuyla yaklaşmak için gerizekalı eleştirmenlerin savladığı üzere bir üçüncü dünya savaşını beklemenize gerek yoktur. Tam tersine, böyle bir kuşkuya sebebiyet vermek, yaşanılan uygarlığın çözümlenmesiyle ilgili bir gerçektir.
İçinde kır kahvesi geçen filmler çekmek, gerçekliği kendi anlamsızlığı içinde ikiye katlar ve ona mide kazıyan bir estetik gerçeklik sunar. Oysa Marcel Duchamp’ın o çok sevdiğim “merdivenden inen çıplak” yapıtı, içinde kır kahvesi geçmeyen bir tablodur ve sözkonusu tablo sayesinde, aklım dışında aklımın ürettiği kadınlara karşı da kuşkuyla yaklaşmam gerektiğini anladığımda yaşım 16’yı gösteriyordu. Demek ki aradan yıllar geçmiş, demek ki surrealist36 olmanın zamanı gelmiş ama şu anda bile, birileri çıkıp benden akılsal olmamı ve gördüğü düşle, sahip olmadığım benlik arasında bir bağlantı kurmam gerektiğini ifade ediyor.
Öncelikle Muzaffer’in bilmesi gereken, benim dışavurumcu Alman sinemasından hoşlanmadığım gerçeği olacaktır. Bu anlamda, kabinenin caligari’ye ya da babama ait olması arasında hiçbir fark göremiyorum. Muzaffer negatif oedipus kompleksi taşımaktadır ve onun için kimin gebe kaldığını öğrenmek, gebe kalmaktan çok daha sarsıcı bir gerçeklik olacaktır. Sarsılan bir Muzaffer, kötüye alamettir, deprem ve felaket izidir. Eğer gebe olan bensem, muhtemelen, kürtaj masasında başımı okşayacaktır. Ama o yine de etnik dilini sokan arıya rağmen, bana olan sitemlerini, yine beni anlatmayarak ve aslında anlattığı benin, benden farklı olduğunu bilmeyerek devam edecektir.
Muzafferi severim; geniş zaman kipinden kuşku duysam ve bu kipin bana, yapaylıktan başka hiçbirşey kazandırmadığını bilsem de severim. Muzafferi merdivenden inerken hiç çıplak görmesem de onun gerçekliğinden kuşku duymuyorum. Çünkü onun şeyhi olan Marcel Duchamp, yıllar önce sanatı bırakmış ve kendini optik deneyler ile satranca adamıştır. Duchamp, artık yerin millerce altında ölülerle satranç oynamaktadır ve ne Muzaffer ne de benle ilgilenemeyecek kadar mat olmak üzeredir.
Muzaffer’in dövmesi göbek kenarlarında bir yerdedir ve beni kendisi olmadığı kadınlara karşı kışkırtmaktadır. Çünkü ben kadınların göbeklerine aklımı kaybettiğimden bu yana hayranlıkla yaklaşmışımdır ama her göbeğe değil. Örneğin, eğer bir kadının göbeği açıktaysa, ona istenmeyen haberler vermeye bayılırım. Örneğin ona köpeğinin öldüğünü ya da kardeşinin bir ibne olduğunu söylerim. Sonra ne görürüm biliyor musunuz; göbeğinin hemen altında varolan solar plexus kasının, kaygıdan olacak, küçük kasılmalarını… Gözüm o anda, asla kadının kaygı dolu gözlerinde olmaz. Çünkü bilinenin aksine böyle durumlarda kaygıyla dolan gözler değil, kadının göbeğidir. Plexus kasıyla titreyen bir göbek, bana “coincidence” kelimesini hatırlatır. (Bunun anlamına bakma Muzaffer, çünkü bu kelime, ne seni ne de beni ilgilendiriyor)…
Kasılan bir göbek, kafa derimin istemsiz oynaması gerçeğiyle biraz daha kasılır. Vücutlar arası bu bedensel empati, kadını bana biraz daha yaklaştırırken, kendimin de kendime doğru ama uzaklaşmam sonucunu doğrur. Keşke göbek sana ait olmasaydı Muzaffer ve keşke merdivenden inen 17 yaşında gördüğüm ve unutmak için direndiğim kadınlardan biri olsaydı. Ve biliyor musunuz?
Ben hatırlayamadığım şeyleri bir türlü unutamam. Bu büyük bir trajedidir. Çünkü kafanızın bir yerinde -bu yerin kafa değil prostat olduğunu öğrendiğimde surrealist19 idim- bu amnezi kalıntısını hissettiğinizde yok olmaya doğru büyük bir adım atmışsınız ve ilaç olarak SERDEP kullanmaya başlamışsınızdır.
Bakın Muzaffer’in göbeği beni nerden nereye taşıdı. Şimdi nereye gitmeliyim bilmiyorum… Belki de Muzaffer’in düşünü daha sağlıksızca yorumlamak için az pilav ve biri aynı anda çekmeli ya da hazır çekmekten sözetmişken, belki de sevgili hocamın sözünü dinleyip sade bir kır kahvesi düşü görüp onu çekmeliyim…
© 2026 enderayna.com | Powered by Sodamedya Interactive
Leave a Comment