
23 Temmuz 2017
Bir gece iki bin beş yüz rakımlı yirmi haneli Bozdoğan köyünün yakınlarındaki ormana kendi etrafında dönerken kıvılcımlar saçmayı da ihmal etmeyen büyük bir ateş topu düştü. Yaklaşık yirmi bin yıllık yerleşim yeri olmasına rağmen artık sadece 35 kişinin hala yaşamayı sürdürdüğü köyde olayın yarattığı şok dalgasını tahmin edersiniz herhalde. Etmeyin.
Ateş topunun havayı yırtarken çıkardığı ses önce herkesin yatağında bi tur dönmesine ve istemsizce ağızlarından belli belirsiz mırıltılar dökülmesine sebep oldu, ardından yere çarpmadan hemen önce ateş topunun devirdiği ağaçların çatırtısı bu insanların sağ ya da sol gözlerinin açılmasını, çarpmanın yarattığı büyük gümbürtü ise esneyerek uyanmalarını sağladı. Derken on haneli köyün yaş ortalaması kırk beş olan otuz beş nüfusu olanları bir zahmet görebilmek için olabilecek en hızlı şekilde, yani yaklaşık bir saat içerisinde, köy çeşmesinin başında toplandı.
Çeşmenin bulunduğu yerden ormanın içine doğru baktıklarında hala yanan ağaçları ve ağaçların az ilerisinde toprakta olan büyük çukuru görebiliyorlardı. Bir süre ormanın içine doğru uzanan, sanki büyük bir solucan tarafından giderayak yenmiş de bu solucan giderken aynı zamanda arkasında artık olarak ateş üretmiş gibi hala yer yer yanmakta olan yola baktılar. Ateşin yarattığı çıtırtı, üç beş hevesli böceğin yersiz cırcırı ve Figen’lerin evinden gelmekte olan çamaşır makinesinin kurutma modunda çıkarttığı ses dışında ortalıkta duyabilecekleri bir ses de yoktu oysa ve buna rağmen dinlediler. Onlar dinleye dururken makine işini bitirdi ve uzun bir elektronik rahatlama sesiyle sakinleşip susmayı başardı. Eh dedi çeşmeye en yakın evde oturan ellilerindeki Salih. Ben gidip bi kaç fener getireyim.
Salih eve girdiğinde önce ışıkların yanmadığını farketti. Sonra elektriğin toptan gittiğini. Sonra ağzındaki sigaranın ışığıyla biraz evde dolanıp mum aramaya koyulmaya karar verdi. Mum arayışının sonunda cebindeki çakmakla yaktığı mumla fener arayışına girişti. İşte tam bu sırada, evin geniş mutfağındaki tezgahta önce bir gölge belirdi, sonra bu gölge giderek yaklaşarak uzayıp Salih’i mum tutan elinden kavrayarak kendine doğru çekti.
Mumun sönmesine de onu çeken elin sıcaklığına ve zarifliğine de şaşırmadı Salih. Gecenin serinliğinde bedenin sıcaklığına ters düşmeye başlamış olan gömleğini çıkardı bu zarif el. Sonra Salih’in ağzını ıslak ve ısrarcı bir öpüş doldurdu. Diğer bir el pantolonunun kemerini çözdü. Bir diğeri geri kalan işi hallederek Salih’in çırılçıplak kalmasını sağladı. Kadın sertleştirdiği öpüşleriyle Salih’i mutfak zeminine doğru iterken sağ göğsüyle Salih’in ağzını doldurmuş ellerini ise kalçalarına yerleştirmişti. Sırtı zeminle buluştuğunda ise onu çoktan içine almıştı. Salih ne mumları ne feneri düşünüyordu şimdi. Çeşme başı ahalisinden kim olabilirdi bu kadın onu zaten düşünmüyordu. Gecenin bir yarısında boşuna kalkmış olmadığına biraz sevinmiş gibiydi. Sonra onu da anlamsız buldu. Salih’in karısı da yoktu sevgilisi de.
Yaklaşık bir saat içerisinde olup bittikten sonra her şey. Salih’in üzerindeki ağırlık kalktı. Salih giyindi kuşandı. Fenerleri buldu. Çeşmenin yolunu tuttu. Çeşme başına geldiğinde millet oturmuş çekirdek çitliyordu. Yoldaki ateşler artık belli belirsiz bir köze dönüşmüş, zemindeki ıslak yapraklara vuran ay ışığıyla da tıpkı bir sümüklü böceğin arkasında bıraktığı iz gibi hafifçe parlar olmuştu.
Salih ahalinin arasına öylece daldı. Emin ve Hasan’ın yanından geçerek doğrudan az önce çarpmanın etkisiyle açılmış patikaya seyirtti. Patikanın sonunda ne olduğunun herhangi bir önemi yoktu. Önemli olan patikaya doğru yol alabiliyor olmasıydı. Nedendir bilinmez sonrasında bir grup daha salihi takip ederek aynı yoldan devam etmeye karar verdi.
Yolun sonu çıkmazdı. Çıkamazdı. Çıkması imkansızdı. Çünkü orda kocaman bir feza gemisi yığılmış sanki kıyıya vurmuş yunus misali kıpırdamadan duruyordu. Kıpırdamasını; bir kere daha kıpırdamasını beklemeksizin Salih gemiye davrandı.
BÖLÜM 2
Ozark bundan yaklaşık 13 milyon ışık yılı önce Alfa Centuri’nin uzak kıyılarında kalan unutulmaya yüz tutmuş ve aslına bakarsanız tüm galaksi içerisinde en çok gözden düşen gezegende doğmuştu.
Doğduğu zamanlarda Dünya çoktan keşfedilmiş üzerine tezler yazılmaya başlanmış Dünya gezegeninde yaşayan bakterilerin varlığı tüm galaksiyi inanılmaz bir heyecana boğmuş herkes (o zamanlar bilmem kaç milyon ışık yılı öteden) Dünya’ya gönderilen sondanın vereceği haberleri bekler olmuştu.
Ozark garibim, çocukluğunu ve hatta ergenliğini yetmezmiş gibi üstüne bi de yetişkin hayatını bu Dünya denen gezegenin gizemlerini çözmeye adamış, ardından Oz Büyücüsü’nü izlemiş bulunmuş ve bu filmden ilham alarak kendine Oz ismini koymuştu.
Oz yeterince acı çekip yeterince öğrenip yeterince adam olmaya çalışıp ve asla bütün bunları yeterince beceremediği için; bir gün tası tarağı toplayıp Dünya’ya gitmeye karar verdi. Uzun yolculuğunun ilk adımında kullandığı teknoloji aslına bakarsanız bundan 30 milyon ışık yılı önce Dünya gezegeninden kendi rezil ve asla yaşamak istemediği gezegenlerine düşen bir gök cisminden aldıkları teknolojiydi.
Oz, köşedeki marketten arta kalan kolilerden yaptığı uzay gemisine atlayıp bu teknolojinin yardımını da yanına alarak Dünya’ya olan o karşı koyamadığı yolculuğuna çıktı. Yol boyunca bol bol uyumayı ihmal etmedi. Bi taraftan da en sevdiği müziklerden oluşan Korify listesini dinledi.
O bütün bunları yapadursun, Bozdoğan köyü bi ara kendi arasında toplanıp o sene mısır ekmeye karar verdi. Verdikleri kararın arkasında duran köy sakinleri olarak da bu kararı takip eden 500 yıl boyunca mısır ekmeye devam etti.
Oz için garip demiş miydim. Garibim. Kartondan gemisi dünya atmosferine girer girmez koca bir alev topuna dönüştü. Oz evrenine inmeyi hayal eden Ozark da bakın şu tesadufe ki tutup Bozdoğan köyüne indi. İnmedi ya. Eni konu düştü.
Salih (bak bu ismi de sırf sen hikayeyi kolay takip edebilesin diye uydurdum, aslında o Salih değil, Bozdoğan köyünün hepsi, bütün köy sevişti anlıyor musun) gemiye ulaştığında yarı açık kapıdan sarkan bir çift duyarga gördü. Şimdi duyarga ne dersen. Bu baya bizim sümüklüböcek dediğimiz hayvanın gözlerinin tepesindeki iki antene işaret eder. Salih duyargaları önce bi dürttü.
BAKTI. Duyargaların birinden ince bir sümük süzülüyordu. Sağ el işaret parmağını götürüp o süzülmekte olan sümükten birazını aldı. Doğrudan dudaklarının arasına götürdü. Sümüğü güzelce emdi Salih.
Salih sümüğü emdikçe hem zaman hem de orman uzamaya başladı, yıldızlar yakınlaştı, geceyle gündüz devinimi kendini sabaha karşının yumuşak ışıklarına bıraktı, Oz’un gezegeninde yaşayan bir arkadaşına bakıp geri geldi Salih.
Salih sümüğü emdi ve o an tekrar mutfağa gitti. Orda çekirdeğini de çitledi, banyosunu da yaptı, çiçeklerine suyunu verdi, sevdiği kadının kanepede yatışını izledi uzun bi süre, sevmek istediklerini gülümseyerek andı, biraz Enigma dinledi, biraz buz kemirdi, biraz kendine biraz köyün geri kalanına sövdü ama ne olduysa oldu yine de geri geldi.
Geri gelen Salih hayra alamet değildir. Öyle de oldu. Oz’un başına bir çeşme kurdu Salih. Duyargalardan sürekli salgılanmakta olan sümüğü yalayıp yutabilsin diye… Gerçi onun bu girişimi köyün diğer sakinlerine de yaradı mı? Bilmiyorum. Salih’in sümük çeşmesi Ozark’ın bitmeyen ve bitmeyecek uykusunda salgıladığı ne varsa onları emmek üzerine kuruluydu. Emmek.
Emdi.
Emdiler.
Emmekteler.
Hep emiyorlardı.
© 2026 enderayna.com | Powered by Sodamedya Interactive
Leave a Comment