Kumru

04 Ocak 2011

Öncesi “Temizlik”

…………Ninem gözlerini açıyor. Çünkü görüyorum işte ben fısıldıyorum uykumda. Nereye lafını duyunca gözlerini açıyor. Eliyle başımı okşuyor. Fısır fısır bir şeyler söylüyor. Yaklaşıyorum biraz daha. Duyuyorum şimdi Fatiha okuyor, üstüne de Ayet-el Kürsi… Bitince üflüyor yüzüme.

Gözlerimi açıyorum. Bana gülümsüyor. Masalın sonunu merak etmiyor musun diyor? Evet diyorum.

Masal neydi hatırlamaya çalışıyorum. İçtiğim süt midemi yakmaya başlıyor. Başladı demiyorum bak. Başlıyor diyorum.

Yorganı üstümden atıyorum. Bir yandan kıçımı kaşırken bir yandan da masalı hatırlamaya çalışıyorum. Komidinin üzerinde duran tabaktan bir parça koparıyorum. Dışarda hayat başladı sanki. Merdivenlerden inenlerin aceleci ayaklarını duyuyorum. Kapı önünde kornaya basılıyor.

Üst kattakiler yaşlı insanlar fazla gürültü olmaz demişti emlakçı. Ama yatakodasından salona doğru kısa koşular yapıyorlar. Ak saçlı bir ihtiyar ve onun kızıl saçlı ihtiyar karısını düşünüyorum. Ak saçlı ihtiyar sabah ereksiyonunu kaçırmak niyetinde değil, o yüzden karısı kaçıyor o kovalıyor. Bunlar en sonunda salonda buluşuyorlar ki sesler kesildi bak. Biraz sonra su sesi gelecek. Yatağımın başucu diğer dairenin yatağının başucuna dayalı. Bakıyorum, evet kafamı kaldırıp duvara bakıyorum ki orada neler dönüyor göreyim. Hiç bir şey döndüğü yok…

Çok sıkıcı di mi….

Ben tabağı kemirirken kart kurt sesler çıkıyor.
Ninem eliyle makas işareti yaparken kırt kırt kesiyormuş işte böyle diyor. Şeytanlar çalmış kızın gelinliğini bozkırda düğün yapıyorlar. Bir taraftan gelin davetliler arasında dolaşırken her davetli gelinlikten bir parça alıp böyle kırt kırt kesiyorlarmış.

Dedem bozkırda yüküyle beraber evin yolunu tutmuşmuş. Yorgun yolcuyu gören düğün sahipleri onu da çağırmışlar. Oturmuş sofranın başköşesine. Dolmalar, güveçler, tandırlar, sarmalar, keşkekler, bulgur pilavları dağ gibiymiş. Hani demiş dedem nineme, böyle sanırsın cihan biraraya gelmiş kırk gün kırk gece düğün yapıyor.

Dedem yanında getirdiği sudan bir yudum almış. Haydi bismillah diyip kaşığı pilava daldırdığında pilav birden deve pisliğine dönüşmüş. Dedem olabilir demiş, sağına dönmüş bir dolma atayım ağzıma demiş bir bakmış elindeki dolma köpek pisliği olmuş. Dedem yine olabilir demiş, şurdaki hoşaftan bir yudum alayım kendime geleyim. Hoşafa daldırdığı kaşığını ağzına götürürken ne görsün? Hoşaftaki üzümler keçi pisliğine dönüşmüşmüş…

İşte o an anlamış dedem olanları. Bu düğün düğün değilmiş. Her şey onu öteki tarafa çekmek için kurulan bir tuzakmış. Belinde taşıdığı, üzerine karınca duasını işlettiği hançerini çıkarmış hemen. İçinden şeytan ayetlerini okumuş ve hançeriyle kumda etrafını kapatacak geniş bir çember çizmiş. Gelin de tam o sırada onun yanına varmışmış. Horrrrrrrr!

Uyudu işte yine. Ben napıyorum. Minik ellerimle saçlarını okşuyorum. Yüzündeki kırışıklıklara anlam veremiyorum. Öyle derin derin çizgiler iniyor. Yağmur yağdığında nasıl görünür acaba yüzü diyorum. Bir kırışıklığa parmağımı hafifçe koyuyorum. O kırışıklığı izlemeye başlıyorum. Çenesinin altında bitti gibi görünüyor. Ama sonra entarisinin üstünde birden yine başlıyor. Demek ki yağmur yağsa ondan süzülüp doğruca toprağa inebilecek. Yağmur diyorum. Toprağa inmeli elbette.

Ninemin dudaklarındaki minik bıyıklara bakarken dedemin palabıyıkları geliyor aklıma. Yanlış anlamayın tevazudan eşeğin üstünde. Bozkır, bozkır ne diyorum. Çöl gibi bir şey olmalı. Ninemin çöl kelimesini bilmediği şimdi aklıma geliyor.

İçimden yükselen bir şey bana acele etmem gerektiğini hemen bir kitap alıp gözlerim yorgunluktan bitene kadar okumam gerektiğini söylüyor. Yataktan kalkıp kütüphanenin olduğu odaya gidiyorum.

Raflara bakarken gözlerim doluyor. İçimden ağlamak ama böğürerek ağlamak geliyor. Göğüs kafesimde bir şeyler oluyor. Ellerim ve kollarımdaki sıcaklık çekilip, midemdekilerle beraber olup gelip kalbime oturuyor. Sonra o sıcak, o kadarlık sıcak; boğazımı, beynimi pas geçip direk gözlerime fışkırıyor. Tam ufaktan başlamışken ağlamaya o kuş geliyor aklıma.

Kuş, araba büyüklüğünde uçan bir şeye binip gitti diyorum. Kuş için çok sıkıcı olmalı. Zaten uçabiliyorken uçmak için taşıta ihtiyaç niye? Ben de yürüyebiliyorken bir araca biniyorum ama diyorum.

Demek ki araçlar her varlık için olmazsa olmazlar. Kanatları yorulsa da bir kuş o ve kendime acilen bir oyun seti almalıyım. Önce oyun setini alırım sonra oynayacak birileri çıkar nasıl olsa. Dur şurda yatağın altına girmiş defteri alayım önce.

Üzerinde karalanmış bir şeyler var. Defterin içinden kopardığım bir orta sayfayla defteri kaplamışım. Sonra da üstüne bir şeyler karalamışım. Kanepenin kenarına oturuyorum. Sadece kapaktakileri anlamaya çalışmak koca bir orduya sağa dön! ve sola dön! emirlerini anlatmaya çalışmaktan daha zor.

Bu benzetme oldu mu şimdi? Olmadı bu diyorum. Sadece içindekileri anlamaya çalışmak koca bir ordu tarafından öldürülmüş koca bir şehir kadar insanın içinden geçenleri anlamaktan daha zor.

İçindekiler listesi de yok zaten. Defterini de kitabını da diyorum. Bunları yakmak geliyor içimden. Şurda zippo çakmak gazı olacaktı. Gazı buluyorum. Ne var ki gazı bulduğumda çakmağı da buluyorum ki bu da gazı çakmağa doldurmama sebep oluyor. Bütün bu silsile şansa bakın ki çakmağı çaktığımda da çakmağın yanmasına neden oluyor. Çakan bir çakmak en az şiir yazan bir yazar kadar gereksizdir diyorum. Çakmağı cebime atıp yatağa geri dönüyorum.

Bu sefer yastığı ayakucuma koysam nasıl olur. İşte bilirsin ayaklarımı duvara dayarım böylece.

Yastığı çevirip ayaklarımı duvara dayadım. Komidindeki yarım tabağı elime alıp kemirmeye başladım. İşte o anda iki tabak alıp arasına dondurma koysam nasıl olur? Fikri geldi aklıma. Yok iki tabak arası dondurma bana göre değildi. Neydi benden beklenen. İki tabak arası taze fasülye mi? İki tabak arası fındık? İki tabak arası kaymak? İki tabak arası ciğer?

İki tabak arası üçüncü bir tabak! Bu fikir hoşuma gitti işte. Tabakları almaya mutfağa gittim. Orda mutfağın yarı açık panjurundan pervaza girmiş ve orda tünemiş bir kumru gördüm. Üç dal parçasını getirmiş koymuş burası bundan sonra benim mesajı veriyordu.

Kuluçkaya yatmış bir kumru.

Taze yumurta, taze portakal, tabaklanmış deri, yavru kumru, sucuklu kaşarlı kumru. Çeşme’de yenilecek. Tabii bundan en az onbeş yıl önce yenilmesi lazım ki güzel olsun.

Kuluçkaya yatmış bir kumru. Kumru eti yenmez. Şimdi onu beslemek lazım. Ekmek kırıntıları buldum ve önüne serptim biraz.

Tabak arası tabağımı alıp yatağıma döndüm. Bu gün kaçıncı gün. İlk haftalardayım hala. İlk haftalardayım dediğime göre bundan sonraki haftalar da olacak. Demek ki şu anda süregelmekte olan bir sürecin başlarındayım.

Ayaklarımı duvara dikmiş başımı yatağın kenarından sallandırırken yüzümün kızardığını hissediyorum. Kızaran yüz hayra alamet değildir di mi? Hayırlara vesile olabilmesi için bu yüzün bir kız isteme töreninde falan kızarması gerekiyordu. Tören ne kadar sıkıcı di mi?

İşte bu sıkıcı törenin ortasında dedemin çizdiği daire de onu birden şeytana dönüşen diğer davetlilerden koruyor. Hiçbiri o çemberin içine giremiyor. Gece boyunca türlü hilelerle dedemi o çemberden çıkarmaya çalışıyorlar. Dedem de sanki onların çembere giremediğini farketmemiş gibi yaparak olası bir takım korkunç gazaplardan kendini korumayı başarıyor.

Nitekim şeytan dediğin yaratık senin onun şeytan olduğunu farkettiğin anda gerçekten de şeytana dönüşüverir ve görüp görebileceğin en korkunç şeyden daha korkunç olacağı için kalp krizinden anında gidiverirsin alimallah.

Şeytan tarafından kandırılmaya çalışılan birsinin kalp krizinden aniden öte tarafa gidivermesi ise ne şeytanın işine gelir ne de senin. Bilmem açıklamama gerek var mı nedenlerini?

Dedemin mücadelesi sürerken ve şafak yaklaşınca uzaklardan bir ezan sesi duyuluyor. Sabah ezanını müteakip köyden birisi ölüyor. Dedem azığında bulunan tereyağını çıkartıp gelinliğe sürtüyor. Ezanla birlikte şölen de yavaş yavaş dağılmaya başlıyor.

Gün ağardığında artık herkes lafının yetersiz kalacağı daha çok herşey lafının uygun olacağı davetliler de ortadan kayboluyor. Öğle vakti dedem bulunup geliyor. Nineme akşam olanları anlatıyor. Ninem de sabah ona gelen gelinliğini getiren gelini anlatıyor. Gelinliğin duvağında tereyağı lekesi varmış. Düğün yarınmış acaba bu leke çıkar mıymış? Terziydi ninem di mi? Evet olası…..

Leke çıkar diyor ninem. Ama önce bu lekeyi soda ve gelinin adet kanının karıştırıldığı suya meşe odununun külünü de katarak üç gün bastırmanız lazım. Lakin düğün yarın diyor gelin. Boncuk boncuk ağlamaya başlıyor yok mu bir çaresi diye. Bir süre düşünüyor ninem. Elindeki makası ölçüp biçiyor. Dedemle gözgöze geliyorlar. Olur mu? Neden olmasın diyor dedem? Bu kızcağızı küçüklüğünden beri tanıyorum, üstelik damat da bizim oğlan sayılır. Elbet bir hal çaresine bakacağız.

Gözlerim kapanıyor. Gözlerimi kapattığımda ninemin yüzünü görmeye devam ediyorum. Bana gülümsüyor. Masalın sonunu merak etmiyor musun diyor? Evet diyorum.

Devamı “Camları Siliyorum”

Leave a Comment