Camları siliyorum

16 Ocak 2011

En öncesi “Temizlik”

Öncesi “Kumru”

 

………………..Olur mu? Neden olmasın diyor dedem? Bu kızcağızı küçüklüğünden beri tanıyorum, üstelik damat da bizim oğlan sayılır. Elbet bir hal çaresine bakacağız.

Gözlerim kapanıyor. Gözlerimi kapattığımda ninemin yüzünü görmeye devam ediyorum. Bana gülümsüyor. Masalın sonunu merak etmiyor musun diyor? Evet diyorum.

Evet demeyi o zamandan beri seviyorum. Evet gibi basit bir kelimenin ardından yarım kalması muhtemel hikayelerin bir şekilde sonlanabileceğini, asla yaşanmaması gereken bir çok hikayenin de yaşanacağını, bela ve mutluluğun bu basit kelime arkasında kalmasının diğer kelimelere büyük bir haksızlık olduğunu bilmenin bana bir faydası olmayacağını bilmeme rağmen belki sana bir faydası olur diye anlatıyorum.

Çöp! diye kapının önünden haykıran kapıcıya da evet diyorum. Var. İşte buyur. Çöplerin insanların ne menem bir hayat yaşadıklarına dair sıkı ipuçları barındırdığını düşünen ve onları her karıştırdığında bir röntgencinin anahtar deliğinden bakmasına benzer ince bir haz duyan sevgili kapıcımız benim çöpümü karıştırdığında içinden yarısı içilmiş bir litelik süt kutusu, bolca fındık fıstık kabuğu, buruşturulmuş gazete kağıtları, defter kağıtları, ince elenip sık dokunmuş bir mendil çıkacak.

En çok ince elenip sık dokunmuş mendil dikkatini çekecek Mert efendinin.

Mert mendili gördükten sonra da efendiliğini bozmuyor. Çünkü mendilde kan var. Üstelik alabildiğine kırmızı bir kan bu. Hani sanmayın ki mor, ya da eflatun. Bildiğin insan, üstelik sıradan insan kanı bu.

Yetmezmiş gibi kanla karışık sümük de var. Sümük içerisine karışmış burun kılları da var hatta. Kaç mendil mendil olalı böylesine bir kargaşaya maruz kalmıştır ki?

Efendiliğini bozmayan Mert daha önce defalarca çözemediği ipuçlarına yaptığı gibi bu sorunu da apartmandaki tozlara yaptığı gibi girişteki paspasın altına süpürüyor.

Sorun paspasın ortasında koca bir şişliğe neden oluyor. Sanki ortalama büyüklükte bir domuzu midesine indirmiş boğa yılanı gibi görünüyor paspas şimdi.

Biraz sonra paspas sorunu sindirmeye başlayacak. Giderek önce kıllarından arınacak mendil, sonra sümüksü dokulardan sonra da kandan. Tertemiz bir mendil olacak sonunda ki paspasın en sevdiği kısım burası.

Paspas, tertemiz mendildeki pamuksu dokuyu mu daha çok seviyor, yoksa içine hafif karışmış yumuşatıcı mı onu deli ediyor belli değil ama işte onun zaafı da bu elden ne gelir.

Tükürecek sonra artıkları paspas. Geriye kalanlar ise mendile silinmiş gözyaşları olacak. Gözuyaşının kimseye faydası olmadığı gibi paspasa da faydası yok çünkü.

Gözyaşları öylece yatarken kapı önünde gökyüzü terli elleriyle yanaklarını okşayarak kendine çağıracak o yaşları.

Yaşlar bir buluta dönüşmeden önce son gördükleri iki çift göz olacak. Gözlerin akları olmayacak ki böylece her şey yerli yerine otursun. Aksız bir göz de hayra alamet değildir hani.

Aksız gözlerin arkasına sinmiş ve bulutlara karışmış gözyaşları tutup yağmurla birlikte milyonlarca pencere olmasına rağmen etrafta benim pencereme yağacak.

Ben panjurları kapatmama rağmen o yağmur gelip inatla yapışacak camlara. Ben camları silerken inatla, o yaşlar kopmayı bir türlü beceremeyecekler.

Temizliği bitirdikten sonra kuytuya çekilip dinleniyorum. Kuytunun keşfi için rüzgarı takip etmem yetiyor bana. Onsuz olduğum bir yer ediniyorum kendime. Bakıyorum bu yer meğer klozetin başucuymuş. Onca zamandır yaşadığım mekanın gözümün önünde biçim değiştirdiğini sezinliyorum.

Başımı klozet kapağına yaslayıp dizlerimi karnıma çekerken
Kesilme zamanını bekleyen bir ağaç gibiyim
çünkü umarsızım ve arsızca büyüyorum.

Zilin ikinci çalışında
Eve bir kadın alıyorum.
Boşa değil sevişelim diye
Biz seviştikçe değişiyor teninin kokusu kadının.
Odanın kokusu.
Bunu uzun uzun yazmak istiyorum. Ama sonra.

Ben kokuyu çektikçe içime.
Her seferinde iki şeyi de beraber çekiyorum: Sonsuzluk ve ölüm.
Tenlerimizin kokusunu değiştiriyoruz sonra.
Ben ona ölüm veriyorum
O bana sonsuzluğu

Küçücük elleriyle sarmalıyor beni. O kadar küçük ki yoklar aslında. Ama tenimde hissediyorum işte onları. Gözlerinden çıkıp geliyor bu eller.

Gerçekte bir hüzünlü şarkı ona olan aşkım. Öyle bir dünya ki içinde safça konuşulmaz. Bir dünya ki ben aldım götürdüm onu evrenin sonuna. Kendime söylediğim her yalan cisimleşiyor orada.

İşte bu yüzden
Yani
Sırf ona yaranmak için
İnan başka bir sebebim yok
Maya ülkesinde yaşamış bir şairin şiirini çeviriyorum.
Söylediğim her kelimede önce kendimden sonra da dilin tutsaklığından utanıyorum. Küstahça seçtiğim kelimeler çocukların parlak yıldızlara öykünmesini anımsatıyor bana.

Bunca boş zamanı harcayacak daha ulvi bir vazife bulamımışken kendime kendi adımı alıp ona övgüler düzüyorum.

O ad bana verildiğinde, işte tam o anda heybetliydik. Bir adımız vardı üç kişi söylese üç ayrı anlama gelirdi.

Bizzat tarihin içinden fışkırıp gelen bir güzellikti bu. Öyle bir isim ki sevişirken kadınlar ardarda söylemekten asla bıkmazdı, öncesine ve sonrasına illa sıfatlar eklenirdi. Ninemin değil dedemin masallarından çıkıp gelirdi. O masallarda gemiler olurdu ki ben üstlerine romanlar kurabileyim diye vardı o gemiler.

Bu gemilerle gelen adamlar üzerine kuruyorum romanı. Uzak iklimlere inmiş bunlar bir gün. Yok inmemişler zaten ordalarmış. Uzak iklimlerin halkıymış bunlar. O kadar uzaklarmış ki dünyanın kalanından gördüğünüz anda gecenin karanlığından kopup geldiklerine dair kuvvetli kanıtlarınız olduğunu düşünürmüşssünüz. Onlar için insan eti yemek gibi sıradan bir eylem bile size göre cinayetmiş.

Bu göz akları olmayan adamlar da aslında şeytanlarmış. Bizim aramızda dolaşıyorlarmış

Romandaki hikayeyi merak etmiyor musun diyorum. Evet diyorsun?

Leave a Comment