21 Eylül 2005
Yazıyı sevdirmek diye başlık atıp sanmayın ki bir takım öğütler vereceğim. Tamamen kişisel bir şekilde yazılan ve ‘ismi lazım değil’ bir arkadaşa gönderme yapacak kısa bir metin okuyacaksınız. Bu metinden siz de kendinize pay çıkarırsınız, ona göre okursunuz veya yazarsınız orası size kalmış. Benim şiddetle tavsiye edeceğim durum ise aklınızda, fikrinizde, duygunuzda, hareketlerinizde, hayata bakışınızda – anlık veya sürekli hiç farketmez – minicik bir değişiklik yaptığına, yapacağına inandığınız her şeyi, herkesi okuyunuz.
‘ismi lazım değil’ için yazı denen şey bir kere düz olmalıdır. Öyle şiirmiş, destanmış, tragedyaymış, beyitmiş vs ona sökmez. Yazı düz olmalıdır. Hem şekil itibariyle hem de yapı itibariyle düz olmalıdır. Öyle ağdalı kelimeler içermemelidir. Ne idüğü belirsiz anlamını TDK sözlüğünü açarak bulabileceği kelimelerden uzak olmalı, mümkünse konuşurken ne kadar kelime kullanıyorsak onları kullanmalı, adamı “bu ne diyor şimdi yoksa bana küfür mü ediyor” şeklinde kıllandırmamalıdır.
Yazının konusu da öyle hayatın içindeki abuk sabuk detaylardan seçilmemelidir. Soyut kavramlar hakkında yazılanlar hiç okunmamalı – zira bu yazıların ne kadar yavan oldukları zaten ilk cümlelerinden bellidir – hatta bu yazılardan kaçınmak için o tip yazıların olabileceği her türlü yayından uzak durulmalıdır. Bu tip yazılara kendi ağzından verdiği örnekler; buluttan nem kapan, kıçının kenarındaki kılı yazan, öküz altında buzağı arayan, ah efendim şöyle olsaydı böyle olurdu, böyle olmasaydı acaba nasıl olurdu, özgürmüyüm, özgürmüyüz, hayat acımasız ama biz mutluyuz, hayallerim bunlar, hayalleriniz neler vs şeklinde uzatıldıkça uzatılabilecek ‘olmadık anlamlar ve başlıklar’ içeren yazılardan ibaretti.
‘ismi lazım değil’ için yazı hayatın içinden gerçeklere dokunmalıydı. Bir meselesi olmalıydı. Bir amaca hizmet etmeli okuyucunun zihninde oluşan soru işaretlerini çözmeliydi. Sürrealizm, idealizm, romantizm gibi ‘izm’lerden uzak, yapısalcılık, varoluşculuk, kadercilik, yalancılık gibi ‘cılık’ şeylerden de kopuk olmalıydı. Her ne kadar kendisi çetrefilli ve uzun cümleler kurmayı seviyorsa da okuyacağı şeylerde bunları hiç mi hiç istemezdi.
Onun için bir diğer önemli unsur da yazarın kişiliğiydi. Yazar dediğin sadece bir aletti. Mesajını vermek için çeşitli araçlardan yararlanan bir alet. Ve her alet gibi yazarın da bir kişiliği olmalıydı. O kişiliği ve uslubu tüm yazılarında korumalı, öyle daldan dala atlamamalıydı. Hadi şiir falan okumayı zaten sevmezdi de hele hem şiir hem düzyazı hem roman hem araştırma hem eleştiri hem övgü yazan adamlara iyice gıcık oluyordu. Öyle benim gibi daldan dala atlayan adamların karaktersizliği daha ilk bakışta belli oluyordu. “Ne demek hem şiir yazacaksın hem de politik konularda ahkam keseceksin, evinde birtakım yaratıklarla yaşadığın anları matahmış gibi kağıda dökeceksin üstüne gidip sinema yazacaksın. Sen ne biçim adamsın be yahu bi de bunlar yetmezmiş gibi gazetede ayrı, internette ayrı, dergide ayrı yazıyorsun… ” Söyledikleri her zaman doğruydu, haklıydı, aklı başı yerindeydi, usta bir kalemşördü!
‘ismi lazım değil’ böyle düşünüyor. Varsın düşünsün. Ben de düşüneyazıyorum sonra vazgeçiyorum. Düşünce düşünce pek bir halta yaramıyor doğrusu. Siz ne düşünüyorsunuz peki?
© 2026 enderayna.com | Powered by Sodamedya Interactive
Leave a Comment