Sirke gel!

03 Ağustos 2004

“Sirke gel! Sirke geeeeeeeeeeeeeeeeeeel!” diye bağırıyordu adam. Hep de sözünün sonundaki ‘-di’ ekini duymayı bekledim. Ama yok arkadaş, adam bir türlü demedi o ‘-di’ yi. Sonra sonra adamın sözleri benim için anlam kazanmaya başladı ve heyecandan deli etmeye yetti. Nasıl etmesindi ki? Henüz 7 yaşındaydım ve Cin Ali kitaplarından öğrendiğim Sirk denen ve ne menem bir şey olduğunu bir türlü zihnimde canlandıramadığım bir şeye çağırıyordu beni adam. Hemen mutfağa koşup annemin önlüğünü çekiştirmeye başladım.

Ben önlüğünü çekiştirdikçe annem söylendi: “Yapma çocuum”, ben önlüğünü çektikçe annem bağırdı: “Yapma çocuuuuuuuum!”, ben önlüğünü tekrar tekrar çektikçe annem köpürdü: “Yapma çooocuuuuum!!” Hemen salona kaçıp kanepenin arkasına saklandım.

Kanepenin arkasında kalan toz zerreleriyle yakın-dan ilişkiler kurarken diğer taraftan da kendi gölgemin gittikçe yokoluşunu izledim. Bir kaç saat mi desem, bir kaç gün mü desem, yoksa 3 vakit mi bilmiyorum ama sanıyorum uykuya daldım.

Uyandığımda kendimi kocaman bir çadırın içinde buldum. Karşımda yüzü boyalı bir adam, kocaman kırmızı bir burun, yüzünde biçimsiz bir gülümseme, elinde bir kapı tokmağı havayı dövüyordu. Çevremizi sarmış yüzlerce göz, beyazları görüne görüne bize bakıyordu. Her bir bakıştan uzanan ışık ışınları adamın içinden geçerek arkasındaki sahneyi aydınlatıyordu. Sahnenin üzerinde çadırın tavanına kadar uzanan kocaman bir sandalye ve o kocaman sandalyede oturan kocaman bir ayı vardı. Ayının tüyleri arasında dolaşan minicik adamlar, ellerindeki minicik fırçalarla ayının tüylerindeki minicik bitleri temizliyordu. Tüyleri temizlenirken aldığı zevk yüzünden koltuğa iyice yayılan ayı, havayı döven kapı tokmağının düzenli sesini duydukça kulaklarını oynatıyordu. Ayı kulaklarını her oynatışında kulak deliklerinden ballar damlıyor, ayının oturduğu sandalyenin etrafını çevreleyen çanak tutucular da damlayan balları kovalara doldurarak ‘beyazları görüne görüne bakan’ gözlere veriyordu. Gözlere damlayan ballar onları sanki daha da parlatıyor, gözler parladıkça da karşımdaki adam daha bir hızlı dövüyordu havayı.

Adamın içinde geçen ışınlara hayranlıkla bakan ben, elimi uzatıp ona dokunmak için yanıp tutuşuyordum. Ama elimi her kaldırışımda sanki birisi kolumdan yakalıyor ve geriye çekiyordu. Bir kaç denemem sonucunda kolumu çeken gücün bana başka bir zarar vermeyeceğini anladığımda onunla mücadele etme kararı aldım…

Aylar geçmişti. Ben elimi uzatmaya çalıştıkça o kolumu çekmiş, o kolumu çektikçe ben elimi uzatma çabamı sürdürmüştü. Bi çare bi vaziyette ve sonunda vücudumda terleyecek kadar bile su kalmadığı anda, yarı baygın bir şekilde adamın ayaklarının altına yığıldım.

Düştüğümde önce havayı döven tokmak sesini duymaz oldum. Kendi kendime duyularımı tamamen yitirdiğimi düşünürken tokmağın kafama düşmesiyle bunun gerçek olduğunu anladım. Gözümü zar zor açtığımda, kocaman gözleriyle bana hiddetle bakan ayıyı gördüm. Gözgöze gelmemizle birlikte de o sesi duydum: Dıt-dııııııııııt! Sesle birlikte irkilen ayı sandalyesini devirerek kaçmaya çalışırken o ses tekrar duyuldu: Dıt-dıııııııııt! Çadırın içinde büyük bir kargaşa koptu, gözler dört bir yana kaçışırken birbirlerini eziyordu. Ses bu sefer çardırı titretiyordu: Dıt-dıııııııııııııt! Yorgunluktan öylesine bitap düşmüştüm ki sadece gözlerimi açık tutmak bile bana acı veriyordu. Gözkapaklarım inerken sesi son kez duyduğumda artık tamamen boşalmış çadırda yankılanıyordu: Dıııııııııııııııııııııt-dıtttttttttttttttttttt!

Derin bir kuyudan yukarı çekilirken o ses daha da yakından gelmeye başlıyordu. Sonunda kendimi gözlerimi açabilecek kadar güçlü hissettiğimde; tıklım tıkış otubüsteki insanları, yeni binen yolcuların makineye akbil basışlarını, baş ağrımı, kırkiki memleketten devşirilmiş özel ter esansı kokusunu ve kulaklıklarımdan hafif hafif bana seslenen Tanju Okan’ın sesini duydum.

Önce Cin Ali kitaplarına, sonra seyrettiğim ayı belgeseline, sonra Circus Alegria’ya en son olarak da tabii ki İETT’ye sövdüm.

Leave a Comment